19 Eylül 2017 Salı

CAFE DE KEDİ


Eskişehir’de okuduğum zaman açılmıştı bu kafe. Sahipleri sokakta zor durumda olan kedileri alıp, bakıyorlardı. Sonra da sahiplendiriyorlardı. Kafenin amacı buydu. Türkiye’de bir ilkti. Öyle güzel bir yerdi ki… Rüya gibiydi. İçeri bir giriyorsunuz; her yerden bir kedi çıkıyor. Siz çayınızı içerken kediciklerle oynuyorsunuz. Çok mutlu ediyordu beni orası.
Fakat bir problem vardı; az müşterisi vardı. Neden bilmiyorum. O kadar güzel bir mekâna nasıl oldu da insanlar gitmemişti anlayamıyorum. Zaten bir süre sonra zarar etmeye başladılar ve mecburen kapattılar. Ben Eskişehir’de okuduğum sırada açıldığı için gitme imkânını yakalayan şanslı insanlardan biri oldum. Kapanacağını duyunca elimden geldiğince duyurmaya çalıştım, insanlar da uğraştılar ama en nihayetinde kapandı.

Size biraz tanıtmak istiyorum kafeyi. Geç bir tanıtım olacak elbette… Ama belki birileri görür, belki bir gün tekrar açarlar. Belli mi olur? Birileri maddi anlamda destek olur da yine bu güzel işi yaparlar…


İçeriden bir görüntü. Müthiş, değil mi? Oturup çayınızı, kahvenizi içiyorsunuz, pisicikler de yanınızda. Arkadaşlarımla buluşup, giderdik. Biz sohbet ederken bir kedi gelip, masamıza çıkardı. Ben orda ders de çalışıyordum mesela… Çalışıyordum canım… Tamam, tamam. Ders falan çalışamıyordum. Kedilerle oynamaktan ders çalışır mıyım ben? Hatta arkadaşlarımla bile oturmuyordum. Bütün gün kafenin içinde kedilerin peşinden koşturuyordum. Hayır, tabi ki kediler benden sıkılmıyordu.



Akşam da böyle oluyor…

Ve aşağıda bazı kediciklerin resimleri…



Ben, “Laptopu alabilir miyim?”

Kedi, “Bilmem, alabilir misin?”


Mekânın sahibiyim…


Kedi dergisi mi? Nerede, ben göremiyorum?


Son olarak “Tripod.” Bir kazada ayağının birini kaybetmiş. Gördüğünüz gibi masanın üstünde ağa gibi oturuyor. Çok iyi kedidir ama kendisi biraz paragözdür. Gelip geçenden haraç kesiyor. Kedilerin geçtiği pencerede de aynısını yapıyor. Serserilik ruhunda var.
İnşallah bir gün böyle bir yer açılır yine. Yetkililere sesleniyorum! Lütfen böyle güzel yerlere destek çıkın…





17 Temmuz 2017 Pazartesi

ADRIANA VE METİN


Bu defa bir magazin haberiyle başlıyoruz. Hiç böyle bir şey yapmamıştım daha önce ama içimden geldi. Çünkü bayağı gündemde olan bir konu…
“Adriana Lima ve Metin Hara aşk yaşıyor” haberini görünce kimi inanamadı(inanmak istemedi), kimi “Reklam” dedi kimi de “Kimmiş ya bu Metin Hara?” diye Google’da arattı. Ben de sizler için bu konuyla ilgili bir araştırma yaptım. Hiçbir masraftan kaçınmadım ve Türkiye’nin önde gelen iki derneğine gidip, tepkilerini öğrendim. İşte paylaşıyorum;


                                  Aslan Türk Gençleri Derneği 



                                   Fotoğraf: Temsili Serhat Turna(Yani o kendini öyle görüyor)

“Dünyanın en harika erkekleri Türk erkekleridir” sloganıyla Esenler’de bir kahvehaneden, üç yıl önce yola çıkmış olan milliyetçi grup, kısa zamanda iyi işler başarmış. Portakal bıçaklamak, Çinli diye Japon turisti dövmek, Beren Saat’in evi diye Aşk-ı Memnu’nun çekildiği yalıyı basmak, önemli faaliyetlerinden sadece birkaçı.

Bu harika derneğin temsilcisi Serhat Turna ile konuştuk,
“Önce şaka sandım. Yok, ben de Angelina’yla takılıyorum falan diye espri yaptım ama sonra gerçek olduğunu öğrenince bir süre kendime gelemedim” şeklinde şaşkınlığını dile getirdikten sonra sözlerine devam etti, “Buradaki herkes net o havuçtan daha yakışıklı. Karakaşlı, kara gözlü bir kere. Öyle turuncu Türk erkeği mi olur? Bakın turuncu deyince Hollanda’yı hatırladım, yine asabım bozuldu.”
Yer yer sinirlerine hakim olamadığı gözlerden kaçmayan Turna’nın ellerinin titrediği de görülüyordu. Dernekten arkadaşları, onu teskin etmek için bir ağızdan mehter marşını okumaya başladılar.
Öte yandan derneğin genç ve ateşli üyelerinden Ferhat Selim de şöyle konuştu;

“Bu olayı protesto etmek için ne yapacağımızı da kestiremedik. Misal Hollanda için portakal bıçaklamıştık ama Brezilya’nın nesi meşhur? Şey edemedik… Ben Barbara Palvin’e kaç defa Instagramdan yürüdüm, Dm attım ama dönmedi bile. Biz Türk erkekleri olarak bunu hep yapıyoruz zaten. Dikkat ederseniz Barbara’nın instagram yorumlarının yarısı Türk. Şimdi bakın, siz söyleyin, ben Metin’den yakışıklı değil miyim?” şeklindeki sorusundan sonra oluşan uzun sessizlik yine mehter marşıyla dağıldı.
                                  
                                   Turkish Delights Derneği

Fatma Kazan(Temsili değil. Maalesef)

Türk kızlarının güzelliğini dünyaya duyurma ve yaşatma derneği, “Turkish Delights” derneği başkanı Fatma Kazan da duruma öfkeli. Daha önce de sosyal medya hesabından Adriana Lima’ya, “Senden daha güzelim” diye tepki gösterdiğini söyleyen Kazan, özellikle Lima’ya gıcık olduğunu şu sözleriyle ifade ediyor,

“Bulmuş lokum gibi çocuğu, çıkar tabi. Hayır, bu erkekler ne kadar zevksiz! Ne var bu Adriana’da? Olay mavi gözse bizim Pomakların Ayşe de mavi gözlü…” şeklinde haklı tepkisini gösterdi. Fakat Kazan’ın öfkesi sadece Lima’ya değil. Hara’ya da epey kızgın;
“Bakın, dünyada bulamazsınız bizim gibilerini. Hem ne o öyle zapzayıf kadın mı olur, yılan gibi? Kadın dediğin biraz etine dolgun olacak. O Adriana bir karnıyarık yapabiliyor mu? Bana bunu söylesin. Yazık, aç kalır o çocuk” dedikten sonra grup üyeleri Lima’yı “cık cık cık” sesleriyle kınadı ve ünlü modele mesaj göndermeyi de ihmal etmedi;

“Ne öyle dünyanın en güzeli gibi durmuşsun Adriana. Bir gülüşüm yeter seni yıkmaya.”

“Bendeki güzelliği görsen ölürdün, yerin dibine gömülürdün.”


NOT: Bir önceki yazıyı Onedio’dan kaldırdığım için buradan da sildim arkadaşlar. Yorumlarınız için çok teşekkür ederim.




23 Haziran 2017 Cuma

PATRONDAN KURTULMA SANATI

Evet, sevgili okurlar. Bugünkü yazımda psikopat bir patronu olanların ne yapması gerektiğinden bahsedeceğim. Bu durumu yaşayanlar lütfen kulak versin. Benim patronlarım psikopat olduğundan değil. İyi insanlar şükür. Sadece konu ilgimi çekti. Hem ne zamandır sıkıcı paylaşımlar yapıp, duruyorum. Sayfaya da biraz renk gelsin istedim. Mıymıymıy şiir paylaşıyorum sürekli. Yok, buralardan gitmek istiyormuşum da, yok efendim uzaklara yelken açacakmışım da… Nereye gidiyorsun? Otur poponun üstünde affedersin. Ayy vallahi ben bile sıkıldım kendimden!

20 Haziran 2017 Salı

DENİZE VARMAYAN HAZİRAN


                              Bu binanın demir parmaklıklarından
                              Elimi uzatsam denize dokunacak gibiyim
                              Tatile, yeşilliğe hasretim
                              Sabah kalktığımda bir köyde uyansam
                              Yolun sonunda deniz olsa
                              Nerede olduğumu bilmesem
                              Kaç yaşında olduğumu da
                              Ve kimse sormasa
                              Bu modern hapishanenin müdürü
                              Para veriyor diye kendini iyi biri mi sanıyor?
                              Anlaşılan özgürlüğe de zam gelmiş
                              Bir türlü ulaşılamıyor
                              Hayat gardiyanları
                              Bir tek hafta sonu dışarı çıkmama izin veriyor

                              Denize giden yollar bir görülüp, bir kayboluyor
                              Tam vardım derken bir tümsek daha çıkıyor
                              Olmuyor, bu son denize varmıyor
                              O zaman gelmesin yaz
                              Çünkü denizsiz yaz olmuyor
                              Kalbim bu yolun virajını alamıyor
                              İşte bu yüzden haziranda hâlâ yağmur yağıyor

                                            Yasemin Işık




15 Haziran 2017 Perşembe

HAYATA AÇIK ŞİİR



Bana bak hayat canımı sıkma benim!
Ben inatçı bir keçiyim
O güzel günler kendi gelmezse
Ben kolundan tutup getirmesini de bilirim
Yokuş dikleşirse ben daha da hırslanırım
Rüzgar ayağımı kaydırmaya çalışırsa, ondan da hızlı uçarım

Bu hayat yaşlı bir cadı
Çok bozuktur ağzı
Onun kahvesi kanlı
Bu yüzden hep kötü okur falları
Sigara kokar kirli saçları
Kaderi tutan elleri buruşuktur
Pis kokar geleceği söyleyen ağzı

Senin de hakkından elbet gelirim
Takma dişlerini söker, eline veririm
Kalbime hançer de soksan
Senin önünde kahkaha atarım
Gözyaşımı biriktirir, saklarım

Kışın da yaşar, çölde de açarım

Yasemin Işık

6 Haziran 2017 Salı

THE BELALI GEZİ

Erasmus programıyla gittiğim Polonya’da günlerim gayet güzel geçiyordu. Brüksel-Paris-Amsterdam şeklinde biletlerimizi ayarlamıştık. Çok mutluydum. Paris başlı başına mükemmel bir şehir, çoğu kişinin hayalidir. Amsterdam da mutlaka listenizde vardır. Malum özgürlükler şehri… Eh Brüksel biraz arada kaynıyor ama olsun, o da yani Avrupa’nın kalbinde en nihayetinde.
Gece yarısı Varşova’ya gidecektik, Varşova’dan da Brüksel’e. O esnada zavallı ben başıma geleceklerden habersiz, mutlu mesut alışveriş yapmakla meşguldüm. Ne kadar da güzel bir gezi olacaktı! Bir hafta boyunca beni doyuracak yiyecek şeyler almak için markete gittik arkadaşlarımla. Çünkü gezilerde dışarıda yemek gibi bir durum söz konusu olamazdı. Bütün hafta, önceden hazırladığımız sandviçleri yiyorduk.


Eh, benim elim kolum hep torbalarla dolu olduğundan bütün gün de hiç telefona bakamamıştım. İşimiz bittikten sonra yurda döndük. Saf saf, “Dur çıkmadan önce bir annemle konuşayım” dedim kendi kendime. Çantama elimi attım, bir baktım telefon yok. Deli gibi aramaya başladım. Montumu, torbaları, yere bile baktım. Yaban ellerde telefonsuz kalmış olamazdım.

29 Mayıs 2017 Pazartesi

DÖNEN ÇARKLAR







Hani o film biterken yazılar hızla geçer
Adam arabayı sonu görünmeyen bir yola sürer
Uçsuz bucaksız yeşillik heyecanlandırır beni
Onunla gideyim, dönmeyeyim geri
Buralardan sıkıldım artık

Radyoda uzaklara gitmenin müziği
Etrafında Ayçiçek tarlaları
Güneş yüzümü yakmalı
Kimse izlememeli bu filmi
Karakterleri tanınmamalı
Tüm bildiklerimden bıktım artık

Bu dünyada özgürlük savaşı veriyorum
Gizli zincirlerle tutuyorsunuz, gidemiyorum
Ucuz bir kağıt karşılığı makineye çevirmeye çalıştığınız ben
Kendimi sizin saatinize kuramıyorum

Deri koltuğunda oturan adamların kuklalarıyız hepimiz
Para kazandıkları o makinelerinden
Çıkan ürkütücü ses, bizim sesimiz
Onlara belki kulaklarınızı tıkarsınız da
Bizi dönen çarklara yerleştirirken
Bir kere elinizi kestiniz

Yasemin IŞIK






19 Mayıs 2017 Cuma

BOYALAR KIRMIZI AKAR



Benim yazacaklarım var
Savaş çıkaramazsınız
Düşündükçe kahroluyorum
İnsanlar ölürken
Öykü yazılmaz ki

Şiirlerimde olsaydınız, silahlarınızı yok ederdim
Mısralarımın arasına cam parçaları saplanamazdı
Hikayelerin başlıkları ahlar, feryatlar…
Simsiyah gökyüzü ve sokaklar
Çığlık çığlığa ağlamazdı

Yazacaklarımı rahat bırakın!
Harflerim sizden korkuyor benim
Hiç kağıtlara dökülemezlerse diye
Şimdi dünyadan silindi
Beş yaşında ölen çocuğun resimleri
Peki ya o minik ayaklı kız?
Düşe kalka büyüyecekti
Oyunlarını öldürüp, üzerine gazete serdiniz

Boş kalırsa sayfalar
Tuvaller ölü gelin gibi bembeyaz
Belki de fırçalar kanar
O zaman boyalar sadece kırmızı akar

Yasemin Işık



16 Mayıs 2017 Salı

BLOG PARTİSİ



Öncelikle geç yayınladığım için ikisinden de özür diliyorum. Bu aralar çok dalgınım ve yoğunum. 

Güzel, yaratıcı sorulara denk geldim. Zaten ikisinin de blogları çok kaliteli. 

1.   İlk olarak çok güzel öyküleri olan arkadaşım “Deryada Damla”nın sorusuyla başlayayım;

Bugünkü sen geçmişe gidip yaşadığın olayları değiştirebilir misin ?

9 Mayıs 2017 Salı

FİKİRLERİN BİZE GAREZİ OLABİLİR Mİ?




Yazmak için bu “fikir” denen şeye muhtacız. Kurmaca bir metin de olsa, bir makale de olsa önce ne hakkında yazacağımızı bulmamız gerekiyor. Peki, nasıl oluyor bu fikir bulma işi? Nerede duruyor ki bu fikir denen şey de istediği zaman çıkıp geliyor? Bir yeri yurdu var mı acaba kendisinin? Ya da bir şey yazmak istediğimizde hemen ona ulaşabiliyor muyuz?

Hayır! Maalesef hiç öyle olmuyor. Sanırım bize garezleri var çünkü adamı maymun etmeden gelmiyor bu namussuzlar. Bilmiyorum, ben acemi bir yazar olduğum için mi böyle oluyor ama yakalayacağım diye peşinde koşmaktan helak oldum ben bu fikirlerin. Hayır, resmen insanı oynatıyor bunlar canım! Düşünürsün düşünürsün, doğru düzgün bir yerde aklına gelmez, ne zaman otobüse binersin hop geliverir. Ya da tam bulduğunu zannedersin, heyecanlanırsın, “Bunu yazarsam güzel olur” dersin, kağıda dökünce çok affedersiniz bir halta benzemez. 

2 Mayıs 2017 Salı

PSİKOPAT MÜDÜR YOK OLUYOR-2

                                     

Yok canım. Ben diledim diye koskocaman adam yok olacak değil ya. Buralarda bir yerlerde olmalı…
“Eda, ne yapıyorsun?”
Kafamı kaldırdığımda Engin’in bana tuhaf bir şekilde baktığını görüyorum. Ne kadar süredir aynı noktaya bakıp, öylece duruyorsam…
“Hiiç.”
“Ne düşünüyorsun?” diye soruyor bu kez de.
Hiç canım. Venüs’ün etkisiyle bizim müdür yok oldu mu, onu düşünüyorum. Her zamanki şeyler işte.
“Yok, bir şey.”
Engin, “Bir tuhaf görünüyorsun da…” diye konuşmaya devam ederken ben hala daha Sedat Bey bir yerden çıkabilir diye etrafa bakınıyorum. Ne bileyim, belki masanın arkasına saklanmış bizi izliyordur. Manyak sonuçta. Belli olmaz. Anlamıyorum. İki dakikalığına kafamı eğmiştim. Tam şu noktada duruyordu. Şuracıkta. Şu yerdeki sineğin durduğu noktada… Sineğin… Aman yarabbi!
Birden, Sedat Bey çok yapışkan olduğundan ve sürekli konuştuğundan adama sürekli “sinek gibi” dediğimi hatırlıyorum. “Üf sinek gibi! Yapışır gitmez şimdi.” “Vız vız öter yine.”

25 Nisan 2017 Salı

PSİKOPAT MÜDÜR YOK OLUYOR

                              


Geç kaldım. Hem de çok.  Kaza da tam beni buldu. Öyle sinir bozucu bir müdürüm var ki “Yolda kaza vardı” desem, “Başka bir yoldan gitseydin o zaman” der.  O derece yani. Durumu anlamak için camdan kafamı uzatıyorum. Yok, açılacağı yok bu yolun. Geç kaldığımı görünce ne kadar konuşacağı gözümde canlanıyor. Of! İçim sıkıldı şimdiden. Bari Engin görmese… Onun önünde çocuk gibi azarlanırsam utancımdan ölürüm.

21 Nisan 2017 Cuma

1 FİLM 1 ŞARKI

Sevgili Gizem düşünüyor bir etkinlik yapmış. Kendisi Nisan ayında izlediği filmi ve en çok dinlediği şarkıyı paylaşmış. Beni de etkinliğe davet etmiş. Teşekkür ediyorum J
Ben önce şarkılardan başlamak istiyorum. Paylaşmak istediğim çok güzel şarkılar var. Ben İspanyolca öğrendiğim için bu dile çok meraklıyım. Dolayısıyla İspanyolca şarkılar çok dinliyorum. Aslında bir şarkı değil de birçok şarkının olduğu bir video var bu ara çok sık dinlediğim. Bakalım beğenecek misiniz?


18 Nisan 2017 Salı

BİR GERİLİM ÖYKÜSÜ -2


Köy evi deyince benim aklıma; İki katlı, bacasından duman tüten, bahçesinde minik domatesleri olan bir ev gelmişti. Ama onun yerine karşımda bir villa görüyorum. Babam, anneme adresin kesin burası olup olmadığını soruyor. Annem de şaşkınlıkla adresin yazdığı kâğıda bakıyor ve “vallahi burası” diyor. Neriman zengin mi olmuş? Yok artık!
Neriman teyzeyi görkemli kapının önünde görününce anlıyoruz doğru yere geldiğimizi. Yanında da yüzünde her daim sevimsiz bir sırıtma olan kocası Salih duruyor. Oldum olası sevemedim şu adamı. İyi ama bunlar nasıl almış ki bu evi? Üstelik havuzlu, bayağı lüks bir villa.

14 Nisan 2017 Cuma

EKVATOR ÇİÇEĞİNİN GİZEMİ



Merhabalar. Atölyede yazdığımız, “Ekvator Çiçeğinin Gizemi” isimli kitabımızın tasarımı bitti. Görünce çok heyecanlandım ve sizlerle paylaşmak istedim.
Konusunu hemen anlatayım;

Fatma’nın hayatında her şey yolundaydı. İyi bir işi vardı, düzenini kurmuştu ve hayatında ilk defa birinin onu sevdiğine inanıyordu; Ali’nin. İstanbul’da hayatını devam ettirmeyi, Ali’yle bir hayat kurmayı hayal ettiği sırada Kapadokya’dan hayatını değiştirecek bir balonun ona doğru yola koyulduğundan habersizdi. O balonun içinden çıkan; Ünlü Uluçınar ailesinden gelen iş teklifinden başka bir şey değildi. Önüne gümüş tepsiyle sunulmuş bu fırsatı tepmeyi göze alamadı. Düzenini bozup, o büyülü yere, Kapadokya’ya gitmeye karar verdiğinde çok doğru bir şey yaptığından da emindi.  Fakat bilmediği bir şey vardı; Uluçınar ailesinin, gizemli yer altı şehirlerinde sakladıkları… Üstelik bir anda karşısına çıkan tuhaf bir yaşlı kadın Fatma’ya çok tehlikeli bir çiçekten bahsediyordu; Ekvator çiçeğinden. Çok nadir açan bu çiçeğin filizlendiği yerde bir devir kapanır, bir devir başlar. Bu devir ise her şeyi alt üst eden bir devir olacaktır. Fatma’nın otele gitmesiyle yıllardır açmayan çiçeğin yapraklarını oynatmaya başlaması tesadüf olmayacaktır… 

Umarım beğenirsiniz. Bana fikirlerinizi belirtirseniz çok sevinirim…

11 Nisan 2017 Salı

BİR GERİLİM ÖYKÜSÜ


                                           

Işık geçirmez perdelerimi sımsıkı kapattığım halde muzır güneş ışığı, “ben geldim” dercesine yüzüme vuruyor. Normalde çok severim aslında böyle uyanmayı. Sıcaklık yanağına hafif hafif dokunur, ısınırsın, tembelce yatakta gerinirsin… Bir de dışarıdan serçelerin sesleri gelirse kulağına için huzurla dolar. Hemen yürüyüşleri aklıma gelir benim. Daha doğrusu zıplayışları... Daha çocukken gülerdim onların o zıplayarak yürümelerine hala da gülerim. Sonra da yataktan hemencecik kalkarım o neşeyle. Fakat işte bugün yorganı kafama çekip saklanmak istiyorum. Bugün bana soğuk terler döktürecek, köşeye sıkıştıracak, delice sorular soracak, üzerime üzerime gelecek insanların olduğu bir yere gidiyorum. Köye bayram ziyaretine!

9 Nisan 2017 Pazar

SANAT DÜŞMANINA



















Farklı renklerde görür herkes hayatı
Kiminin televizyonu renkli, kiminin hala siyah-beyaz
Kimine parklar cennet bahçesi
Kulak gerek duymaya kargadaki güzel sesi
Sokaktaki İran kedisine gülümsemek,
İşte bunlar seni mutlu eder
Senin için renkliyse eğer

İçi gri olanlar var bir de
Dalları kupkurudur onların
Kedi pis gibi görünür onlara
İnsana bile gülümsemez ki
Mutsuzluğun siyah dumanı tüter onun bacasından

Böylesine her yer erguvan olsa kaç yazar…
Sanat düşmanıdır o
Ona tablolar kapkara
Anlayamaz bizim gülümseyişlerimizi
Bu yüzden düşmandır ya bize
Kendi gibi olalım diye
Simsiyah boyayı atar üstümüze

O zaman inadına gökkuşağı olmak,
İnadına güneş gibi doğmak düşer bize...

Yasemin IŞIK



8 Nisan 2017 Cumartesi

İLK MİM TECRÜBEM

Herkese merhabalar. Bloglarda hep gördüğüm bir şeydi bu “Mim.” Fakat ne olduğunu bir türlü çözememiştim. Hem çok yeni olduğumdan hem de teknoloji konularında çok kötü olduğumdan(yayımlanmayı bekleyen yorumlar kısmını yeni keşfettim, gerisini siz düşünün). Sevgili Deeptone  da sağ olsun uzun uzun anlattı. En sonunda anladım. Sabırlı bir insanmış vallahi. Sevgili Fulya Erdoğan a da beni mimlediği için teşekkür ederim:))
    
      En sevdiğimiz üç markayı sormuştu Deeptone. (Her şey olabilir) 

7 Nisan 2017 Cuma

HAYVANLAR BENİ SEVİYOR MU?

Bu yazımda hayvan sevgisine farklı bir açıdan bakmak istiyorum. Ben hayvanları çok severim (biraz aşırı) Ne zaman bir kedi, köpek görsem yolumu değiştirir, peşine takılırım. Yolda her gördüğüm hayvan sevmek için durduğumdan gideceğim yere geç kalırım. Benimle yürüyenler de hafif agresif olurlar bu durumdan dolayı. Çünkü arkasını döndüğünde beni göremez. Nerede bu derken bir bakar bir köşede ya bir kediyle oynuyorum ya bir köpekle. Bu durum tekrarlarsa sonu küçük çaplı bir sinir krizine kadar gider... Birkaç defadır kendi kendilerine konuştuklarını fark edince biraz asabileşiyorlar da…

Siz de benim gibiyseniz beni anladığınızı düşünüyorum. Üstüm başım hep tüy içindedir benim. Hatta şu kıyafetlerden tozları toplayan aletten(adını bilmiyorum) bir tane çantamda taşımayı düşünüyorum. Bu gün de otobüsle giderken bir tane yavru, beyaz “golden” ve bir sokak köpeği gördüm. Yan yana oturuyorlardı. O durağı geçmiş olmama rağmen onlarla oynamak için otobüsten inip, geri yürüdüm. Bu hep yaptığım bir şeydir. Her gördüğüm hayvanı sevmek için atlarım; “Gel kızııım!! Ayyyy çok tatlı!!!” diye neşeyle ona doğru koşarım. Onlar benim için mutluluk kaynağıdır. Acaba ben de onlara doğru koştuğumda, onlar için mutluluk kaynağı oluyor muyum?

3 Nisan 2017 Pazartesi

GÖZÜME ASETON KAÇTI

Bu kadar telaşlı bir insanın başına gelmesi gereken en son şey gözüne aseton kaçmasıdır. Gerçi büyük ihtimalle diğer insanlarında da başına gelmesi gereken en son şeydir. Yani ben, benden başka gözüne aseton kaçırmayı becereni duymadım. Neyse… Panik bir insansanız aman asetondan uzak durun. Ondan sonra , “Kör mü olacağım” diye hastaneye koşuyorsunuz.

O gün canım biraz sıkkındı ama önceden ayarladığım için akşam dışarı çıkacaktım. Saçıma maşa yapmış, makyajımı tamamlamıştım. Az vaktim kalmıştı. Bir baktım ojem kötü görünüyor, “Dur iki dakika şunları sileyim” dedim. Demez olaydım! Asetonun kapağını açtığım sırada annem aradı. Kapağını öylece açık bıraktım ve annemle konuşmaya başladım. Daha doğrusu tartışmaya başladım. Zaten canım sıkkındı daha da asabım bozuldu. Telefonu kapatıp, yatağın üstüne attığım gibi sen al kapağı açık asetonu, vur masaya… Sinirliyim ya. Artistlik yapacağım ya. Gözüme aseton şap diye bir sıçradı... Al sana artistlik! Ben böyle bir acı daha önce hissetmemiştim. Bağıra bağıra banyoya koştum. Ama nasıl koşmak… Çığlık çığlığa. Dışarıdan duyan kesin biri beni boğazlıyor sanmıştır. Gözümü öyle bir yandı ki kör olacağım zannettim. Yok, kesin kör olacaktım! "Allah'ııım! Genç yaşımda başıma bunlar da mı gelecekti? Kör mü olacağım!" Ağlaya ağlaya lavaboda gözümü yıkamaya başladım, “Allah’ım! Ne olur gözümü bana bağışla!!” 
Senin neyine artistlik yapmak…