25 Mayıs 2020 Pazartesi

Birbirimizi Nasıl Etkileriz: Ayna Nöronlar



Farkında mısınız? Biri esneyince biz de esniyoruz, gülmek bulaşıcı, biri üzülünce biz de üzülüyoruz. Birinin canı acıdığında bizim de içimiz cız ediyor. Sanki o noktada bizim de canımız acımız gibi hissediyoruz. Peki, neden böyle oluyor? Bilim insanları bunun cevabının ayna nöronlar olduğunu söylüyor.

Ayna nöronlar en basit tabiriyle; karşımızdaki kişinin yaptığı eylemi biz yapmışız gibi deneyimlemektir. Ayna nöronlar aynı zamanda; fiziksel olarak bir hareketi tekrarlamamızı, empati kurmamızı sağlayan nöronlardır. Birbirimize hislerimizi ifade etmeden de yani sözsel bir iletişim olmadan da karşımızdakinin ne hissettiğini anlayabiliriz bu nöronlar sayesinde. Örneğin birinin eline bir şey battığında sanki bize olmuş gibi acı duyabilir, güldüğünde konuyu bilmeden biz de gülebiliriz. Ayna nöronlarla ilgili ilk çalışmalar 1990ların sonunda makak maymunları ile yapılan deneylerle başladı. Araştırmacılar; muz yiyen maymun ile onu seyreden maymumunun beyininde aynı yerlerin uyarıldığını gözlemlediler. İnsanlar üzerinde yapılan çalışmalar da ayna nöronların öğrenmemiz üzerinde büyük etkisi olduğunu gösterdi. Küçüklükten itibaren ayna nöronlar sayesinde öğreniriz; taklit ederek.

Empati kurmamızda da rolü büyük ayna nöronların. Empati; karşıdaki kişiyle aynı duygu içinde bulunabilmek demektir. Biri üzülürken üzülebilmek, sevincine ortak olabilmek, duygularını hissedebilmek... Hepsi empati ile alakalıdır. Yapılan araştırmalarda kadınların, erkeklerden daha iyi empati kurabildiği gözlemlenmiştir. Ayrıca başarlı insanların iyi empati kurabildiği, o kişilerde ayna nöron aktivitesinin yüksek olduğu saptanmıştır. Peki, empati neden var? Çünkü insan sosyal bir varlıktır ve tek başına yaşayamaz. Karşısındakini duygularını anlamak zorundadır. Empati olmasaydı neler hissettiğimizi anlatmakta çok zorlanırdık. Ayrıca artık zeka da empati ile ilişkilendiriliyor. Çoğumuz duygusal zeka kavramını duymuşuzdur. Başarılı olmak için duygusal zekanın da yüksek olması gerekiyor.

İşte birbirimizi bu kadar etkiliyoruz. Aslında bir gülümsemeyle bile o günü, başka birini değiştirebiliriz. Bir gülümseme yeter.

23 Mayıs 2020 Cumartesi

İSTEKLERİMİZİ GERÇEKLEŞTİRMEK: HER GÜN İSTEĞİNLE İLGİLİ MİNİK BİR ŞEY YAP


Hepimizin, farkında olmasak da, bir isteği var. En azından ben kesinlikle olduğuna inanıyorum. Belki inanmadığımız için, belki toplum baskısından onu o kadar derinlere gömdük ki artık hayalimizin farkında bile değiliz. Fakat o, gömdüğümüz o yerde her gün nefes almaya çalışıyor ve her boşluktan bize fısıldıyor. Üzerine toprak atmaktansa isteğinizi fark etmeye ve gerçekleştirmeye ne dersiniz?


Ben bir yaşam koçu, terapist ya da kişisel gelişim uzmanı değilim. Ama bir farkındalığa ulaştım, izlediğim bir videodan ilham aldım ve şimdi bu yazıyı yazıyorum. Çünkü inanıyorum ki hepimizin bir hayali var. Bu; dünyayı gezmek, bir butik açmak, sahneye çıkmak, tablonuzu satmak veya herhangi bir şey olabilir. Biliyorum ki hepimizin yapmak istediği bir şey ya da bir yeteneği var. Kimimiz bunu gerçekleştirdik, kimimiz de hayalimizi içimize gömdük. Ya kendimize inanmadığımızdan, ya korktuğumuzdan ya da toplum baskısından yıldığımızdan… Benim düşünceme göre ise isteğimizi gerçekleştirmeden bu dünyadan göçüp gitmemeliyiz. Ya da yaşadığımız hayata “katlanıyorsak”; hayatı bu şekilde değil, içimize sindiği gibi yaşamalıyız.

Peki, bu nasıl olacak? Örneğin dünyayı gezmek isteyen biri diyebilir ki, “ben o parayı nereden bulacağım?” Burada anahtar kelime “minik adımlarla gitmektir.” Bir anda bütün dünyayı gezemeyebilirsiniz. Bir anda bütün yolu yürüyemeyebilirsiniz, sadece adım atmanız gerekiyor. Ben, herkesin doğal yeteneğinden para kazanması gerektiğini düşünen biri olarak kendimden örnek vermek istiyorum. Benim hayalim yazar olmak. Bu durumda ne yapmalıyım? Evet, direkt bir kitap yazarak başlayabilirim belki ama bu bana ilk etapta zor gelebilir. Demek ki küçük başlamalıyım. Küçük olsa da “her gün bir şey yapmalıyım” yazarlığa dair. Kendime bir hedef koydum. Her gün bir tane yazı yazacağım. Bakın, yolu tamamen nasıl yürüyeceğimi bilmek zorunda değilim. Her şeyi bilmek zorunda değilim. Sadece bir yerden başlamalıyım ve hedefimde ilerlemeliyim. Bir alışkanlık edinip, onu gerçekleştirmeliyim. Benim alışkanlığım ne? Her gün bir yazı yazmak. Dünyayı gezmek isteyen biri ne yapabilir? Önce yakın bir yere gidebilir. Böylece başlamış olur. Belki orada ucuza tur ayarlayan biriyle tanışacak ve böylece birkaç yere daha gidecek. Sonsuz olasılık mevcut. Ne olacağını bilemeyiz. Önemli olan niyet etmek, o yola girmek ve enerjimizi oraya odaklamak.

Bu sırada, içinizde sürekli kritik yapan ses devreye girecektir. “Sen onu yapamazsın, yeteneğin yok, paran yok, kim olduğunu zannediyorsun…” gibi cümlelerle canınızı sıkacaktır ama bu normal. Çünkü egonuz sizi korumak için var. Yeni bir yol ona tehlikeli geliyor. Rahatlık alanı ise güven veriyor. Ama o rahatlık alanı hayatınızı mahvediyor bir yandan da. Güya rahat olmak için istemediğiniz bir hayatı yaşıyor veya isteklerinizi erteliyor ve mutsuz oluyorsunuz. Ayrıca insan en rahat; en doğal halindedir. Sizin doğal haliniz ne? Bir an her şeyin mümkün olduğunu düşünseniz (ki mümkün) şu anda nasıl bir hayat yaşıyor olurdunuz? Bu soruların cevabını düşünün ve yazın. Vizyonunuzu belirledikten sonra sizi vizyonunuza götürecek, alışkanlığı belirleyin. Her gün hayaliniz için minik de olsa bir şey yapın.

Ben, herkesin yeteneğinden para kazanması gerektiğine inanıyorum. Kimse sevmediği bir işi yapmalı. Belki sizin hayaliniz de kendi butiğinizi açmaktır. Toplumun dayattığının aksine herkes kurumsalda çalışmak zorunda değil. Çoğunluğa uymadığınız için suçlu da değilsiniz. Bir şeyi çoğunluğun yapması onun doğru olduğu anlamına gelmez. İçinizde bir yerlerde, egonuzu aştığınızda siz de bu dediklerimin doğru olduğunu biliyorsunuz. Her şeyin mümkün olduğunu kalbinizde siz de hissediyorsunuz. Hiçbir yol kolay değil, dirençsiz değil ama yapılabilir. Ne zaman kadar isteklerimizi öteleyeceğiz? Ne zamana kadar yaşadığımız hayata katlanacağız?

19 Mayıs 2020 Salı

Nefs-i emmare nedir?

nefsi emmaredeki ablamız mutsuz
Evet, sevgili okurlar sizler için manevi konulara da el attım. Ne kadar kapsamlı bir blog! Şaka bir yana hep içimde vardı zaten. Şimdi yazmak istiyorum sadece. bu ara kendimi bu işlere adadım. İnsanları uyandırmak istiyorum. Sana mı kaldı uyandırmak? Ben sadece içimden geleni yapıyorum. Kızmayınız.

Nefs-i emmare Allah'tan uzak olup, hep iç sıkıntısı hissetme halidir. Bu öyle bir haldir ki ne yaparsak yapalım iç sıkıntısını gideremeyiz. Boş durunca daha çok hissedilir bu iç sıkıntısı bu yüzden kendimize hep bir meşgale bulmaya çalışırız. Hayatı hep hedef koyarak yaşarız. Hedef koymakta ne problem var diyeceksiniz belki ama bu hedef mutlu olmaksa eğer bir sorun var demektir.

Yani burada mesele şudur ki boş dururken de huzurlu olmalıyız. Huzurlu olmak bir eylemin ardından gelmemeli. Peki eğer bize böyle oluyorsa bu neyin işaretidir? Nefs-i emmarede olduğumuzun sevgili okurlar. Allah'tan uzak olma durumudur aslında. Nefsi emmarede olan kişi tamamıyla Allah'tan uzaktır, dünya işleriyle dolmuştur, mutlu olmak için kendine hep yeni hedefler koymuştur. Mutlu değildir çünkü hayatında biri yoktur, mutlu değildir çünkü gezemiyordur, mutlu değildir çünkü işini sevmiyordur, evi yoktur, arabası yoktur... Sanki bunlar olsa mutlu olacak gibi hisseder ama asıl sorunun farkına varamaz.

Gerçek mutluluk ise boş dururken de var olandır. Neden bu dünyada olduğunu sorgulayan, Allah'la yakın olan kul ise her daim huzurludur. E şimdi sen anlatıyorsun sen sanki her daim huzurlu musun? Ne artistlik yapıyorsun? Hayır canım. Ben sadece okuduklarımı ve dinlediklerimi anlatıyorum. İnşallah ben de başarmak isteyen biriyim sadece. Siz de boş duramayanlardan mısınız? Karantinada neden bunaldık sanıyorsunuz? Kendi kendimize kalamıyoruz da ondan. Bu iç sıkıntısını gidermenin hep bir yolunu bulmuşuz. İşe gitmek en büyük boşluk doldurma aracıdır örneğin. Neden insanlar emekli olduğu halde(maddi durumu el verenler de) hala çalışıyor? Çünkü doldurulması gereken koca bir boşluk var ortada. Karantinada bu iyice açığa çıktı. Ne yapacağımızı şaşırdık.

Özetle, huzur halinin daimi var olması için Allah ile yakın olmamız gerekiyor. Öyle kızdığınız kişilerle bir alakası yok huzursuzluğunuzun. Onlar bir ayna sadece. Sizi yansıtıyorlar. İçinizde ne varsa, dışınızda onu görüyorsunuz. Sizin içiniz huzursuz sevgili okurlar. Üzgünüm, artık gıybet yapamayacaksınız. İlla gıybet yapacağım diyorsanız da kendinizi çekiştirin.

17 Mayıs 2020 Pazar

Herkes için özgürlük



Bugün izlediğim bir videodan esinlenerek bu yazıyı yazıyorum. Aslında duygularımı anlatmak istiyorum. Bence başka bir dünyada yaşıyor olmalıydık. İnsanların parasını paylaştığı, herkesin eşit standartlarda olduğu, hayvanların doyduğu bir dünyada yaşamalıydık. Düşünsenize herkesin paylaştığını... Bir tane aç insan kalır mıydı? Herkes mutlu olabilir aslında. Bu bizim elimizde.

Böyle düşündüğüm için bana çocuk gözüyle bakıyorlar. Ben çok çocuksu düşünüyorum, biliyorum ama saf olan, temiz olan bu değil mi? Dünyanın tüm canlılar için güzel olmasını istiyorum, evet. Bu bir suçsa da suçumu kabul ediyorum. Adaletsiz bir yerde yaşamak çok zor. Sadece bir dakikakınızı ayırıp, düşünmenizi istiyorum. Herkes malını paylaşsa bir tane fakir kalır mıydı? Bu durumda aslında fakir insanların sorumluluğu hepimize aittir. Evet, bu çocuk gerçekleri yüzünüze vuruyor. Üzgünüm.

Korona virüs sayesinde dünya daha eşit bir yer oldu. Buradan çıkarmamız gereken bir ders var ama kimin umurunda ki? Örneğin günün kaç saati iş yerinde geçiyor ve kaç saatini kendinize ayırıyorsunuz? İnsanlar bir şeyin farkında değil: hepimiz öleceğiz. Hayır, itiraz etmeyin. Farkında olsak böyle yaşamazdık. Özgür olmak için bir yol bulmaya çalışırdık. Bir hafta sonra öleceğimizi bilseydik neler yapardık? Cevaplarınızı bir düşünün. Hala aynı hayatı mı yaşardınız? İşte cevap, bu soruda saklı. Hayatı hep o cevaplardaki gibi yaşamalıyız. Bir hafta sonra ölmeyeceğimizi nereden biliyoruz?

Anlatmaya çalışıyorum, duyuyor musunuz? Özgür olmadıktan sonra hayatın ne anlamı var? Ha kurulmuş bir robot yaşamı, ha biz... Ona da yapacağı şeyler yükleniyor ve istediği gibi yaşamıyor. Biz de öyleyiz. Doğduğumuzda bir program yüklüyorlar bize. Hayat şöyle yaşanır, başarılı olmalısın, en iyi dereceleri almalısın, iyi bir işe girmelisin, çok para kazanmalısın... Adeta bir yarış yeri gibi. Herkesi birbirine düşman ediyorlar. Ama sevginin egemen olduğu bir dünyada mutluluk olabilir sadece. Şimdi anlıyor muyuz birbirimizi ne kadar etkilediğimizi? Birimizin mutluluğu, hepimizin mululuğudur. Herkes birbirine bağlı aslında.

İnsanların Allah vergisi yeteneğini paraya dönüşürdüğü bir dünyada yaşarsak ancak mutlu oluruz. Bize dayatılanları yaptığımız sürece de tam tersi hüküm sürer. Neden dünyada bu kadar çok sıkıntı var? Bunun için insanları suçlamak yerine kendimize bakmalıyız. Ben ne kadar özgürüm? Kendi mutluluğum ve özgürlüğüm için neler yapıyorum? İstediğim hayatı mı yaşıyorum yoksa bana dayatılanı mı? Lütfen değişimin aslında bir kişinin değişimi ile geldiğini fark edin. O bir kişi sizsiniz.

25 Nisan 2020 Cumartesi

Nobody's Looking


İnanılmaz bir dizi izledim. Bugüne kadar izlediğim bütün dizilerden bambaşka bir diziydi bu. Eminim sizin için de aynısı geçerli. Hemen konusunu anlatmak istiyorum. Bu dizi bizi koruyan melekleri konu alıyor. Evet, doğru duydunuz. Hani iki tarafımızda olanlar var ya onlar işte! Fakat bu dizi dindar insanların pek hoşuna gitmeyebilir. Şimdiden uyarayım. Çünkü belli ki ateiz işi:)

21 Nisan 2020 Salı

Yıldızlı Geceler

Az önce Medium'da okuduğum bir yazıdan esinlendim ve Van Gogh hakkında yazmak istedim. Aslında yazı sadece yıldızlı geceyi anlatıyordu ama ben Van Gogh'un kendisinden çok etkilendim. O resmi akıl hastanesinde çizmiş olması bana çok ilginç geldi. "Deli" diye bir yere tıktığımız insanlarda kim bilir ne cevherler var, rüyalarında ne yıldızlı geceler var...


Aslında işin ilginç tarafı Van Gogh'un penceresinden böyle bir manzaranın gözükmüyor olması. Yani tamamen kendi hayal dünyasındakileri çizmiş. Ne geniş bir hayal dünyası... Hayran olmak elde değil. Hani insanları gruplarındırıyoruz ya, "normal", "anormal", "sorunlu" hatta "deli" diye. Belki de normal dediklerimiz aslında anormaldir. Deli dediklerimiz aslında akıllıdır. Bunu kim bilebilir? Akıl hastanesinde olmayan bizlerin normal olduğunu kim kanıtlayabilir? Bence hiçbirimiz normal değiliz aslında.


Hayatımızı kendi ellerimizle mahvettiğimizi korona virüsü sayesinde anladığımız bu günlerde belki bunu da anlarız(diye umuyorum.) Sabah sekizden akşam altıya kadar günü bir binanın içinde tüketmek normal midir yoksa bir delilik midir? Akıl hastanesi içindeki insanlar bu yüzden bizim kafayı yemiş olduğumuzu düşünseler bence haklılar. En azından onlar oraya zorla konulmuş, biz bu işi gönüllü yapıyoruz. Gönüllü yaptığımız yetmezmiş gibi bir de sevmediğimiz insanlara gülümsüyor, yaranmaya çalışıyoruz. Bu delilikten daha öte bir şey değil mi?

Bir virüs sayesinde kendimize zaman ayırabiliyoruz. Bir virüs sayesinde sevdiklerimizi daha çok görebiliyor, daha çok kitap okuyabiliyor, film izleyebiliyor ya da ne istiyorsak onu yapıyoruz. İlk defa duruyor, düşünüyoruz. Umarım bu dönem de sorguluyoruz da; ölümü görünce hayatın ne kadar değerli olduğunu. Umarım fark ediyoruz zamanın ne kadar kıymetli olduğunu ve bizim onu çarçur ettiğimizi. Nasıl da ölmeyecek gibi yaşadığımızı ve zamanı fütursuzca tükettiğimizi anlarız diye umuyorum.

Bir virüs sayesinde biz de anlar mıyız yıldızlı gecelerimizi? Ya da gecelerimizin yıldınızını kendimizin söndürdüğünü?

16 Nisan 2020 Perşembe

Neden takım tutarız?


Bloglarda daha önce görmüştüm. Ben de bir seri başlatmak istiyorum; biyolog Sinan Canan'ın videolarını dinleyip, bunun üzerine yazacağım. Hem faydalı olduğunu düşünüyorum hem de kendisini çok seviyorum. Anlattıklarını, özellikle beyinin işleyişini incelemesini de ilginç buluyorum.

Konumuz takım tutmak. Hep merak etmişimdir insanların neden takım tuttuğunu ya da bir takıma neden aşırı bağlı olduğunu. Böyle bir video görünce de hemen izledim. Buyurun beraber inceleyelim. Efendim Sinan Canan diyor ki takım tutmak insanın aidiyet ihtiyacını karşılamasına yarıyormuş. Bilindiği gibi bu, insanda epey önemli bir ihtiyaç. Yemek gibi, tuvalete gitmek gibi, cinsellik gibi çok normal bir gereklilik. Hani şu duyduğumuz, "Nerelisin" muhabbeti var ya... Cevaplamak istemediğimiz(özellikle otobüste yanımıza oturan teyzseyse)... İşte o bile buna bağlı olarak geliyor. Hemşehrilik, bir cemaate üye olma, dini bir gruba bağlanma bunların hepsi insanın ait olma ihtiyacını karşılıyor. Yani otobüste konuşmak isteyen teyzenin ısrarı da bu yüzden. Bir yere ait olduğunu görmek istiyor kadıncağız. Ya da üniversitede illa Samsunluları bulmaya çalışan o arkadaş... İşte hep ait olmadan dolayı. Buradan da ona selam olsun. Umarım aradığı Samsunluları bulmuştur.

Bir taraf tutmanın beyne olan faydasından da bahsediyor Sinan Canan. Bunun için yapılan bir araştırmadan bahsediyor. Araştırma Amerika'da geçiyor. İncelenen insanlar demokrat, cumhuriyetçi ya da siyasetle ilgisi olmayanlar olarak üçe ayrılıyor. Bu üç gruba siyasetle ilgili anekdotlar veriliyor ve beyinlerinin nasıl tepki verdiğine bakılıyor. Eğer bir tarafı tutuyorsanız beyniniz bu uyaranı alınca otomatik pilotta çalışıyor ama taraf tutmayan biriyseniz beyniniz veri bulmak için epey efor sarf ediyor. Yani taraf tutan beyin düşünmek, verileri bulmak zorunda kalmıyor; düşünmekten tasarruf ediyor. Bir nevi kolaya kaçıyor. Belki de siyasette, dinde farkında olmadan bunu yapıyoruz. Bir taraf tutuyoruz çünkü beynimiz fazlaca düşünmek istemiyor. Hemencecik sonuca gitmek, yorulmak istemiyor. Beynimiz biraz tembellik yapıyor, evet.

E biz şimdi takım tutmayalım mı? Öyle bir şey demedik efendim. Videoda aşırıya kaçılmadığı sürece takım tutmanın bir zararı olmadığından hatta faydalı olduğunda da bahsediliyor. Çünkü bu yolla en doğal ihtiyacımız olan ait olma da karşılanmış oluyor. Takım tutmayanlar da bu ihtiyacını başka yolla karşılıyor. Özellikle yalnız olan, yaşayan insanlar kurslara yazılıyor örneğin. Çünkü insan sosyal bir varlık ve gereksinimleri var. Onları da gidermesi gerekiyor ve aşırıya kaçılmadığı sürece de kimse bunun sağlıksız olduğunu söyleyemez.

Özetle, maganda olmadığımız sürece takım tutmamızda bir sakınca yok sevgili okurlar:) Sandalyeleri yerinden sökmeyelim, birbirimize fırlatmayalım yeter.

İzlemek isteyenler için video aşağıdadır:



15 Nisan 2020 Çarşamba

Az bilinen şarkılar

Aşağıda sizinle paylaşmak istediğim şarkıları yazdım. Paylaştım çünkü bunları kimse bilmiyor yahu. Halbuki çok güzel şarkılar. Lütfen siz de dinleyin. Bu şarkıların bilinmesi lazım! O kadar söylüyorum. Pişman olmayacaksınız. Bu şarkılar dinlenmezse yazıktır, günahtır. Net söylüyorum. Hazine bunlar bilmeyenler için.

1) Güler Özince-Merkür retrosu: 



14 Nisan 2020 Salı

Karantinada Polyannacılık kazanamayacak



Bazı insanların sinir bozucu bir şekilde pozitif olduğunu fark ettiniz mi? (öyle pozitif değil, kişisel olarak pozitif yani. Artık pozitif deyince aklımıza başka şeyle gelir oldu) Bu kişiler her durumda iyi bir şey bulurlar. Türkçesi "her işte bir hayır vardır" dır. Onlar için kış soğuktur ama güzeldir, yaz sıcaktır ama o da güzeldir, işten kovulurlar başka bir kapı açılır, hayatları alt üst olur üstü daha güzeldir... Böyle gider. Tamam, bu güzel bir şey olabilir ama karantinada hiç çekilmiyor.

Polonyalı bir arkadaşım var. Sürekli güler. "Dünya çok güzel değil mi?" der. Ben de "hıhı" diye cevap veririm pek inanmayarak. Ama şimdi bunu karantinada yazmış, "doğayı izlemek için harika bir fırsat değil mi?" değil! Vallahi değil. Ben doğayı dışarıda da izlerim. Benim içim şişti evde oturmaktan. Kafayı sıyıracağım diyeceğim ama o bu sefer de, "kafayı sıyırmak ne güzel değil mi? Kendini keşfetme fırsatı" falan diyecek diye korkuyorum.

Kendimi keşfediyorumdur
Yahu tamam pozitif olun ama biraz da sinirimizi yaşayalım. Karantinadayız işte. Tıkılıp kaldık eve. Gün yüzü göremez olduk. Millet sıkıntıdan ulumaya başladı sokaklarda. Bunun nesi güzel? Biraz da gerçekleri görün canım. Ben kalkmışım, evin içinde yirmi kere dolanıp, otuz beş kere buzdolabını açmışım, sıkıntıdan aşk-ı memnu'yu kırk beşinci kez izlemişim bana "ayy karantina içimize dönmek için ne güzel,  ne harika değil mi" diyor. E kafa göz dalası geliyor insanın. I beg your pardon ama öyle yani.

Hem psikologlar da diyor acınızı yaşayın diye. Ben acı çekiyorum. Psikologlar buradan size sesleniyorum. Ne yapalım? Ne olur bir şey önerin yoksa seksen milyon deli olacak. Koronadan ölmezsek delirip gideceğiz. Her şeye bir öneriniz var, haydi buna da olsun. Ama rica ederim pozitif düşünme olmasın. Ondan gına geldi hepimize.

Özetle, bence Polyannacılık bu defa işe yaramayacak. Biraz gerçekçi olup, bir müddet sıkılmak da gerekiyor diye düşünüyorum. Ne bileyim yastıkları paralayın, duvarlara yumruk atın, tepinin... Böyle şeyler sinirinizi atmanıza yardımcı olacaktır. Nasıl öneriler ama? Biraz hıncımızı alalım canım. İçimiz şişti pozitif olacağız diye sırıtmaktan. Diyorlar ki sabah kalkıp bugün ne güzel bir gün deyin. Güzeli mi kaldı her gün aynı zaten. Kusura bakmazsanız ben biraz duvar yumruklamaya gidiyorum. Kalın sağlıcakla....

P.S. Bu yazıdan sonra psikologlar bana dava açmasın lütfen. İyi ki varsınız

12 Nisan 2020 Pazar

Why women kill?



İsmi size de biraz ürkütücü geldi, değil mi? Bana da öyle ama okuduğum bir blogda gördüğüm gibi ilgimi çekti dizi. Kimseyi öldürmeye niyetim yok canım. Ondan değil. Bugün erkek bir arkadaşım ne izliyorsun diye sorup, "why women kill" cevabını alınca biraz tırstı, aramızda kalsın. Ama düşünsenize: bir kadın neden öldürür? İlginç bir araştırma konusu değil mi?

10 Nisan 2020 Cuma

Kollektif bilinç nedir?



Evet sevgili okurlar... Bugün biraz değişik bir konuyla ilgili yazmak istiyorum. Biraz da kültürlenelim, bakış açımızı genişletelim. Daha önce kollektif bilinç diye bir şey duymuş muydunuz? Bu konularla ilgilenenler varsa benim gibi duymuştur muhakkak. Carl Gustav Jung zamanında beri süregelen bir meseledir kendileri.

Ortak bilinç(dışı) ya da kollektif bilinç(dışı); kendi bilincimizin ya da bilinçaltımızın dışında ortak başka bir bilinçtir. Biz bunun farkına varamayız ve bu kişisel bir şey değildir. Bu ortak bilinçdışında bilgiler saklıdır ve biz bazen onları rüyalar bazense görü olarak görebiliriz. Jung'a göre arketipler ve içgüdüler de ortak bilinçdışından gelmektedir.

7 Nisan 2020 Salı

Üzülmeyin: siz de herkes kadar kötüsünüz




İnsan; hep iyi olduğuna, cennete gideceğine inanmak ister.  Kimse sorsanız kendisine iyi insan der. Fakat gerçek öyle midir? Tabi ki hayır… İnsan pis, iğrenç bir şeydir. Sadece kendisine faydası olan, yaptığı iyiliği bile kendini tatmin etmek için yapan bir varlıktır. Eğer ben iyi değil miyim gibi sorular kafasına takılanlar varsa aşağıdaki maddelerle diğer herkes kadar kötü olduğunu görebilir. Belki korona gibi felaketlerin de başımıza neden geldiğini anlarız. Dünya bizden bilerek intikam alıyor değil elbet. Biz ettiğimizi buluyoruz bacılarım.

5 Nisan 2020 Pazar

Türk dizilerinin olmazsa olmaz karakterleri


Sizin de bildiğiniz gibi sevgili okurlar Türk dizilerinin bazı olmazsa olmazları vardır. Bir kere her dizide kendine özgü, müthiş özgün bir senaryo vardır. Bu tartışmasız bir gerçektir. Bunun yanında yanlış anlaşılmalar(herkes birbirini yanlış anlar ve bunun üzerinden bir senaryo yürür), hastanede karışan çocuklar, bir holding, yalı, zengin kız, fakir oğlan, sinirlenince devrilen masalar, entrika, kötü kadın… Birçok unsur vardır. Fakat gelin görün ki bir de Türk dizilerinin olmazsa olmaz karakterleri vardır. İşte işimiz gücümüz olmadığı için bu karakterli sizin için inceledik. Lütfen yazıya buyurun.



                                                                              
Holding sahibi baba


                                                            Bu ifade dizi boyu gitmedi adamcağızın yüzünden

Hepimizin hemfikir olduğunu düşünüyorum bu konuda sevgili okurlar. İçinde holding sahibi, saf bir adam olmayan bir dizi var mı? Yok. Bu adam genellikle eşinden boşanmıştır ya da eşi sizlere ömürdür ki dizinin reyting rekorlarını yükseltecek bir entrika olabilsin. Çünkü o boşluk yakın zamanda giden eşin yerine gelecek genç, güzel ve sinsi bir yılanla dolacaktır. O yılan, ailenin başına ne işler açacaktır. Bu adam gömlek değiştirir gibi eş değiştirir. Bir tek aşk-ı memnu istisnadır. Bir şu zavallı adamcağız Adnan Bey'in boynuzları arşa çıkmıştır:( Hep iyi niyetinden.

3 Nisan 2020 Cuma

Bir erkeği kendinize nasıl aşık edersiniz

                                                     Evet, o dudak hareketi işe yarıyor


Biliyorsunuz son zamanlarda bu videolar meşhur oldu. Bir erkeği kendinize nasıl âşık edersiniz, nasıl köpek olur, nasıl sürünür(ciddiyim bunun videosu da var) Şimdi biz de size tavsiyeler vereceğiz ama bu tavsiyeler gördüklerinizden biraz farklı olacak. Yani ona diz çöktürün, aramazsa aramayın, gördükten beş saat sonra cevap verin gibi öneriler değil bizimkiler. Buyurun beraber inceleyelim,

1)      Bir şeylerle uğraşın
Ne gibi dediğinizi duyar gibiyim sevgili okurlar. Adil Yıldırım videoları mı? Hayır. Çıkarın artık aklınızdan bu videoları. Kendinize dair bir şeylerle uğraşmaktan bahsediyorum. Bir hobiniz yok mu mesela canım? Onunla ilgilenin. Resim yapın, bir alet çalın. E böyle erkek nasıl gelecek? Mesele de bu ya zaten. Bütün hayat amacınız bir erkeği elde etmek olmasın. O kadar vizyonsuz olamazsınız zaten canım. Estağfurullah. Sizin başka bir amacınız olsun o sürede de gelen gelsin giden gitsin.  Hem kim kafayı sadece kendisini elde etmeye takmış bir psikopatla birlikte olmak ister? Think about it.


                                                  Gözleme kursu. Niye öyle diyorsunuz? Belki oğluyla tanıştıracak

2 Nisan 2020 Perşembe

Covid-19 belasından sonra yapılacaklar

Aynen böyle çılgın atarız
Bu namussuz virüs hepimizi kapattı evlere. Hapsolduk resmen. Bir ay önce herkesin eve tıkılacağını, sokakların "walking dead" gibi olacağını söyleseler vallahi inanmazdım. İşten şikayet ediyordum, şimdi yemin ederim beşte kalkıp gitmeye razıyım. Düşünün ne noktaya geldim sevgili okurlar.
O basit gördüğümüz, günlük hayat koşturmalarımız meğer ne kadar değerliymiş. Şimdi bir arkadaşımla karşılıklı kahve içmek rüya gibi geliyor. Ay içim daraldı. Allah'ım sen kurtar bizi. Biliyorum biz yapıyoruz ama en azından masumların hatırına... Şimdi de anneanne gibi konuşmaya başladım. Neyse biz bu illet geçtikten sonra yapacaklarımıza odaklanalım.

1 Nisan 2020 Çarşamba

Dost kavramı



Normalde çok duygusal yazmayı seven biri değilim. Yazdıklarımda illa bir komiklik, muziplik yapmak isterim. Neden bilmiyorum. İçimden böyle geliyor sadece. Yaşadıklarımızın komik tarafını yazıya geçirmeyi seviyorum ama bu ara biraz duygusal da yazacağım. İdare ediverin:) Yazıya da ne zamandır ara vermiştim. Buna biraz ihtiyacım vardı. Birikim yaptım. Damlalarım birikti küçük bir kuyuda, taşıyorlar şimdi. Görünmek, ortaya çıkmak istiyorlar. İyi de oldu. Güzel bir ağaç olarak salınıyor şimdi yaprakları içimdekilerin.


31 Mart 2020 Salı

Korona virüs bizi yeniden insan yapar mı?


Son zamanlarda insanoğlu korona virüs ile yatıp kalkar oldu. Evden çıkamıyoruz. Ancak bir markete ya da delirmemek için sokağa çıkıp, bir turlayıp geliyoruz. Onda bile birbirimize “yaklaşanı yakarım” bakışları atıyoruz. Kısaca evlere resmen hapsolduk. Aslında dünyada günde açlıktan ortalama yirmi beş bin insan ölüyor. Bunun yanında korona virüsün öldürdüğü kişi sayısı çok az kalıyor. Peki, neden bu kadar korkuyoruz? Çünkü ucu bize dokunuyor.

15 Mayıs 2018 Salı

Yoruldum


"Kafan yerinde değil" diyorlar
Kafamı zincirlerle bağlı tutamıyorum ki
Yerinde dursun
O da zaten nereye gideceğini şaşırdı 
Hayallerle gerçek arasında mekik dokuyor
Aslında suçlu olmadığımı biliyorum
Kafam da suçlu değil
Ama yine de canım sıkılıyor
Bu da hiç adil değil
"Böyle olmamalıydı" diyorum sonra
Herkesin kafası istediği yerde durabilmeliydi
Dünya neden böyle bir yer değil?
Yoruldu
Kafam her yere yetişmekten
Kalbim sıkışmaktan
Ruhum bunalmaktan
Yoruldu
Çıkayım artık bu kutudan
Uçmak istiyorum

Yasemin Işık



7 Mayıs 2018 Pazartesi

Yaşamayalı çok oldu


Beyaz yakalı kölelermişiz biz
Sanki köleliğin rengi olur da
Ama görünmeyen zincirleri vardır bak
Hani için sıkılır bazen
Göğsün daralır
Zincirlerin sıkıyordur o zaman
Sen nedenini anlamazsın
Bir sigara yakar, kederini ona anlatırsın
Tütünlerin içine saklamaktır amacın derdini
Ne yazık ki kuşatılır dört bir yanın
Derdinin dumanında boğulursun
"Yaşamak" dersin içli içli
Sahi, nedir yaşamak?
Çok oldu yaşamayalı, unuttun
Eskiden yarınların senindi
Onları çok ucuza sattın
Neyse, sen de gökyüzüne bak
Belki biraz mavi karışır kanına 
Hem mavi değil miydi yaşamak?

Yasemin Işık

26 Ocak 2018 Cuma

Çemberin İçinde















O kadar saçma ki her şey
Sana da öyle gelmiyor mu?
Allah’ım nasıl bir perdedir bu
Gözünün önündekini görmüyorsun
Düşün nasıl aynıysa hep gittiğin yollar
Takılıp bir kere bile düşmüyorsun
Bir kere bile yelken açmıyorsun

Ben görüyorum
Gördükçe dehşete düşüyorum
Kocaman bir adam bir çemberin içinde dönüp duruyor
Ama farkında bile değil
O ilerliyorum sanıyor
Gözü açık ama uyuyor
Bir elini uzatsa tutacak
Uzatmıyor
                                     
O yaşadığını sanıyor ama ölmüş çoktan
Yanına gittiğimde fark ettim
İçinde kalan hayalleri, arzuları çürümüş
Nefesi kokuyor
Perdeleri kapatalı uzun zaman olmuş
Ne renk bir perdeyse bu hiç ışık geçirmiyor