30 Mart 2017 Perşembe

Bu resmin öyküsünü yazar mısınız?

                       

Bu öyküyü Notos dergisinin "Bu resmin öyküsünü yazar mısınız" adlı yarışmasına göndermiştim.J



REÇİNE KAPLI BİR RESİM  

Epalipus ofisinde otururken canı çok sıkkındı. Kendisi gibi saygın bir biyolog olan fakat sonradan “deli” diye adı çıkan arkadaşı Apectilus’u düşünüyordu aylardır. Apectilus’un yazdıkları saygın bir bilim dergisinde yayımlanınca patlak vermişti olaylar. Seyanictus adasında yaşamış ve yok olmuş bir türden bahsetmişti Apectilus ölmeden önce. Söylediğine göre bu tür, insan gibi görünen ama daha büyük bir çeneye sahip, gözyaşı sistemi olmayan, sıcakta yaşayan bir insanımsıymış. Arkadaşı, bu türün modern insandan önce yaşamış olduğunu iddia ediyor, aynı zamanda modern insandan çok daha zeki olduğunu da söylüyordu. Üstüne bu türün sanatta harikalar yarattığını ve modern insandan çok daha ileri olduğunu ekliyordu. Seyanictus adasındaki mağaralarda bulunan “gülen suratlara” benzeyen iskeletler de bu türe aitti Apeclitus’un söylediğine göre. Bunun nedeni olarak da; bahsettiği türün çok mutlu ve hep gülümsüyor olmasını gösteriyordu. Daha da çılgınca bir şey ekliyor ve kâğıdı da onların bulduğunu yazıyordu. Tabi bu makalesi dergide yayımlandıktan sonra bilim adamları Apectilus’un karısı öldükten sonra delirdiğini söylemiş, onunla dergilerde, gazetelerde, televizyonlarda hep dalga geçilmiş, birkaç biyolog da çıkıp, “ben de perilerin fosillerini buldum”, “ben de melek fosilleri” diye alay etmeye başlamıştı. Zavallı biyolog da bunlara dayanamayıp bir gün aldığı haplarla kendini derin bir uykunun kucağına bırakmıştı.

Epalipus bu olaydan sonra kendini Apeclitus’un dediklerini araştırmaya adadı. Onun biyolojiye yaptığı katkıları çok iyi biliyor, asla deli olduğunu kabul etmiyordu. Sonuna kadar da araştıracaktı. Herkes ne kadar da çabuk unutmuştu onun bilime kazandırdıklarını!

Her şeye rağmen, bu söylediği şeyler gerçekten de kibar tabiriyle “hayal ürününe” benziyordu. Belki de gerçekten karısı öldükten sonra doktorların ona verdiği ilaçlar hayal görmesine neden olmuştu. Yine de Epalipus onun bu yazdığı makaleleri tek tek okudu. Hatta ofisinde bunları okurken yakalandığında kendisiyle de aynı şekilde alay edildi. Ama Epalipus başkalarının dediğini umursayan bir adam değildi. Bu yüzden de araştırmaya devam etti. Çünkü Epalipus’un aklını kurcalayan bir şey vardı; Kırk bin yıl öncesine ait olduğu tahmin edilen fosiller. Bu fosiller Seyanictus adasında ilk bulunduğunda bunların ne olabileceğini kimse anlamamıştı. Kendini insanlardan soyutlamış olan Seyanictus halkı ise bu fosilleri çok farklı anlamlandırmıştı. Bunlar çeşitli bitki köklerinden yapılmış boyalardı. Seyanictus halkı da hâlihazırda bunlarla resim yapıyordu.

Epalipus pencereye yöneldi. Hafifçe esen rüzgâr narin bir şekilde yanağını okşarken aklı karmakarışıktı. Apectilus onun arkadaşıydı. Onu çok iyi tanıyordu. Delirmiş olamazdı. Bu zalim insanlar arkadaşının ölümüne neden olduğu için onlara karşı öfke doluydu. Apectilus’un haklı olduğunu söylemek istiyordu. Onunla alay edenleri rezil etmek… Bir yandan onun çok iyi bir biyolog olduğunu biliyor ama diğer yandan da mantığı bunların “deli saçması” olduğunu haykırıyordu. Bunu öğrenmenin bir tek yolu vardı; Seyanictus adasına gitmek.

Yılda sadece on gün kendini gösteren Fraga meyvesinin açışı adada coşku yaratmıştı. Kuşlar bile neşeyle ötüyor, dalgalar dans ediyordu. Güneş de bütün sıcaklığını vermek için çırpınıyordu. Seyanictus halkı neşeyle dans ederken festivale çıkıp gelen yabancıyı görünce durdular. Kim olduğunu bilmediklerinden çekinerek karşıladılar Epalipus’u. Hatta ilk başta hiç de arkadaş canlısı oldukları söylenemezdi. Fakat kendisinin bir biyolog olduğunu öğrenince çok sevinip, Apectilus’u çok sevdiklerini söylediler. O her hafta sonu gelirdi. Epalipus da Apectilus gibi her hafta sonu gelecek miydi? İyi ama arkadaşının her hafta sonu geldiğinden haberi yoktu Epalipus’un. Sık sık onlarla vakit geçirdiğinden ise hiç! Halk, Epalipus’a Fraga’nın her derde deva olduğunu, bundan yiyenlerin asla hasta, mutsuz olmadığını, kavga etmediğini, kıskançlık yapmadığını anlatmaya başladı. Eskiden burada yaşayan mutlu kent halkının hep bu meyveyle beslendiğini, sürekli güldüğünü, çok mutlu olduklarını, dans edip resim yaptıklarını, hiç ağlamadıklarını... Ta ki “hastalıklı yaratıklar” kendi yaşadıkları yerde kış bastırıp mutlu kentin adasını işgal edene dek. Bu yaratığın en büyük özelliği kibir, kıskançlık, hırsla dolu olması ve mutluluğu yok etmesiymiş, yakıp yıkmasıymış. Mutlu kent halkı kötü duygulara sahip olmadığı için çok mutlu yaşıyormuş. Fakat sonra bu yaratıklar kendi hastalıklarını mutlu kente bulaştırmışlar. Mutsuzluklarını, öfkelerini, hırslarını… Mutlu kent halkı bu duygulara hiç alışık olmadığından bunları kaldıramamış. Ağlayamamış da. Onlar ağlamayı bilmiyormuş ki. Buna dayanamayan mutlu kent halkı teker teker ölmeye başlamış. Ada hastalıklı yaratıklara kalmış. Seyanictus halkı da mutlu kent halkı gibi olmaya çalışıyormuş. Bu kötü duygulardan arınıp, o yaratıkların bulaştırdığı hastalıklardan kurtulmak için uğraşıyormuş…

Bunları dinledikten sonra Epalipus için güneş batmış, hava kışa dönmüştü. Şimdi daha iyi anlıyordu her şeyi. Onlar haklıydı. Demek ki Apectilus karısının ölümünden sonra buraya gelmiş, çareyi burada bulmuştu. Burası insana kendini gerçekten de çok iyi hissettiriyordu. Bu insanlar her şeylerini paylaşıyor, sürekli gülümsüyor, beraber uyuyor, beraber yemek yiyorlardı. Burada yalnız kalınmazdı. Arkadaşı da onların anlattığı hikâyeleri dinlemiş, ruh halinden dolayı inanmıştı besbelli. Epalipus derin bir iç çekti. Belli ki o fosillerin de bir anlamı yoktu. Alt tarafı bir boya fosili bulduğu için mi inanmıştı bunlara? Tüm umutlarıyla birlikte buradan ayrılmalıydı. Arkadaşının gerçekten delirdiğini kabul etmeliydi. Bitkin bir halde orayı terk etti.

Epalipus gittikten sonra çam ağacının üzerinde yapışık duran bir resim ışıldamaya başladı. Üstü reçine kaplı, çok eskilerden kalan bu resimde en önde bir kadın, arkada da halk mutlulukla dans ediyordu. Bu resimden başka yoktu çünkü otuz bin yıl önce bir tür ortaya çıkmış, onların mutluluğu yakıp yıktığı gibi yaptıkları resimleri de yakmıştı. Gördüklerine çok üzülen ağaç ise ağlamış, ağlarken akıttığı reçinesi de ağacın üzerinde duran mutlu kentin son resmini kaplamıştı. Böylece hastalıklı yaratıkların yok ettiği bu halktan geri sadece bu resim kalmıştı. Bu yaratıklar yüzyıllar sonra Homo Sapiens Sapiens olarak adlandırılacaktı.

4 yorum:

  1. Sevgili Yasemin öyküyü okurken biraz zorlandım.. önceki yazdıklarına kıyasla burda biraz kendi tarzının dışına çıkmaya çalıştığını hissettim. Buna sebep elbette bir yarışma için kurgulanması. Ancak isim seçimleri de sanırım biraz zorlama olmuş, daha doğrusu akıcılığı zorlaştırıyor. Büyük çeneli insanların yaşadığı ülke ismi de, aynı sesli harflerle bitince epey bir karışıklık yarattı bende. Resmin reçinelerinin aktığı bir son elbet çok hoş ama tüm bu saydığım durumlardan ötürü o da kaybolup gidiyor. İstersen şöyle bir şey yapalım..

    Şimdi yarışma yok. Bu fotoğrafa tekrar bak ve (fonda bir müzik de koy) ve sana hissettirdiklerini yaz. Eminim çok farklı bir şey çıkacaktır. Sana inanıyorum :) Çünkü önceki yazdıkların referans :) Sevgiler gönderiyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Samimi yorumunuz için teşekkür ederim. Şimdi sizin söylediğiniz gözle bakınca ben de bunu fark edebildim. Özellikle isimler kısmında. Hiç böyle düşünmemiştim. Bir sonrakinde buna dikkat edeceğim. Öyküyü tıkamış gerçekten de. Bana inanmanız beni çok yüreklendirdi. Ben sizin yazılarınızı çok beğeniyorum çünkü:)
      Sevgiler...

      Sil
  2. Ben de bu yazıyı okurken zorlandım. Diğer yazıların çok keyifliydi. Ben neşeli ve komik hikayeler yazan blogları beğenerek takip ediyorum. Senin yazılarını da merakla bekliyorum. Momentos' a katılıyorum. Tarzın çok hoş. Selamlar.

    YanıtlaSil
  3. Çok teşekkür ederim. Değerlendirmeler benim için önemli. Çünkü ben acemiyim. Sizin yorumlarınız benim için yol gösterici. Selamlar.

    YanıtlaSil